![]() |
Administrators :sonavatar, Necromancer | |
| Forum ATLAB Türkiyenin En Köklü Anime Ve Manga Platformu |
Not logged | Login
|
|
| Online:There are 10 online. Click here to see more | ||
Register |
Profile |
Private messages |
Search |
Online | Help
| Create a free blog | ||
![]() | ||
|
| ![]() | ![]() |
| Author : | Topic: KKV- 20-Ağustosun ilk yeni bölümü...güya temmuzda bitecekti..peh.. | Bottom |
| afoolinlovewithzuko itazura na kiss... ![]() |
3ünüze de teşekkür ederim..devamı gelecek ama biraz gecikecek zannımca ![]() | |||
![]() http://www.youtube.com/watch?v=6KiGhgjwwX4 |
| alkc ...Daisuke... ![]() |
eee yok mu hala? ![]() | |||
![]() ![]() ![]() |
| afoolinlovewithzuko itazura na kiss... ![]() |
var ![]() aslında daha da uzun bir bölüm yazmayı planlıyordum niyetlendiğim yere gelemedim üstelik kanımca başları gene sıkıcı oldu..ama sizi daha çok bekletmeye hakkım yok..bundan sonrası ... sadece vahada geçecek ![]() ruhlar vahası geçilmez ![]() -OLMUYOR OLMUYOR! BECEREMEYECEĞİM! BİTTİ BU İŞ! Aang sabahtan beri 3. kez meditasyonunu en kritik, duruma en yoğunlaştığı anında kesip ayağa fırlıyor, bağırıp çağırıyordu. Saki derin bir nefes aldı ve kendi soğan muz karışımını yudumlarken konuştu: -Senin bunu ilk öğrenmen de epey sancılı olmuştu, değil mi? Dedi gözlerini açmadan: Diğer üçünü sorunsuz açınca bunu da kolayca kıvırırsın sanmıştım. Aang başını elleri arasına almıştı, şakaklarını sıkıyordu: Bu başağrısı beni gebertecek,diye inledi: Bugünlük bu kadar olsun, sifu, lütfen Dayanamıyorum. Saki tasından bir yudum daha aldı, sonra altın rengi gözlerini aniden iri iri açıverdi: -O kadar vaktimiz yok! Yarın gece son! -Ne için son? -Yarın dolunayın son gecesi. -Eee? Saki hiçbir şey söylemeden hâlâ başını oğuşturmakla meşgul öğrencisine arkasını döndü ve aşağı ineceğini belli eder biçimde dalın ağacın gövdesiyle birleştiği yere yöneldi: -Yarım saat sonra burada ol! Ve bir sıçrayışta yaprakların arasında kayboldu. Toph gürültüyle burnunu çekti, bataklığın derinliklerinde içi çürüyünce yanındaki ağacın ayakları dibine çöküvermiş kalınca bir kovuğun üstüne tünemişti. Ayakları bataklık çamuruna değmiyor bu da onu son derece memnun ediyordu çünkü burada bulundukları müddetçe bu çamur Tophun etrafını düzgün bir biçimde algılayabilmesine hep engel olmuş ve onu gıcık etmişti. Derin bir nefes aldı ve burnunu havaya dikti: Çamur kokusundan başka bir şeyler duymayı arzuluyordu, belki hafif bir esinti, biraz çiçek kokusu..Katara ile ilgili gördüğü kabustan sonra o kadar tırsmaya başladığı okyanus kokusuna bile razıydı yeter ki bu bataklığın küf kokusu, çamur kokusu ondan uzak dursun! Bir esinti hissetti ama bu beklediği şekilde doğal bir esinti değildi, kıpırdamaya vakit bulamadan kulağının dibinde tüylerini diken diken eden bir fısıltı duydu: -Kokun beni leziz bir avın bir vampiri kilometrelerce öteden çektiği gibi çekiyor güzel kör kız! Saki Topha fark ettirmeden o kadar yaklaşmıştı ki nerdeyse dudakları kızın kulağına değecekti. Toph irkilerek ondan bir parça uzaklaştı: -Vampir diye bir şey yok, öyle değil mi Saki? Saki kovuğun üzerine kuruldu, onun da ayakları yere değmiyordu -Hayır canım, yoktur, sadece gece kamp ateşinin başına üşüşüveren Sokka gibi sinekleri korkutmak için uydurulmuş safsatalardır! Ama senin kokun..(Derin derin içini çekti) O var, o gerçek! Toph üstünü başını kokladı: İki gündür yıkanmıyorum ve yattığım yeri çamur prensesine dönmüş zavallı Yue ve birkaç hamam böceğiyle paylaşıyorum! Bundan olabilir mi? Saki gözlerinden yaş gelinceye dek esnedi: -Ben Billurun kokusundan bahsediyorum. -Ha, evet, o mesele Sıkıntılı bir sessizlik oldu. Toph Sakiyi sevmiyor değildi hatta ondan bayağı bayağı hoşlanıyordu ama sabık avatarda onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Bu her karşılaştıklarında Sakinin ona fazla yaklaşıp koklamaya çalışması ya da Aangle ilgili imalı sözler etmesinden kaynaklanmıyordu. Bu adamda başka bir şeyler vardı! -Eee? Toprak çakrasını açma çalışmaları nasıl gidiyor? Diye bir soru ortaya atarak konuyu değiştirmeyi umdu. -Kötü! Suda çok zorlanmıştı ama ateşle hava beklediğimden bile çabuk hallolunca toprağın da çabucak açılacağını umdum. Saki tekrar esnedi ve burnun dibine kadar gelen dev bir sivri sineği güçlü bir hava bükücü üfürüğü ile uzaklara savurdu: Sanırım, çakraların kapanma nedeni aşk hayatıyla ilgili olunca açılması da zor oluyor. Toph sıkıntıyla kıpırdandı, Saki umursamadan anlatmayı sürdürdü: -Eşi ile hesaplaşmadığından su çakrası vaktimizi epey aldı ama Zuko ile yukarıda kozlarını paylaştıkları için ateş çakrasını açmak epey kolay oldu. Bana geçmişte Zuko ile yaşadığı bir macereayla ilgili bir rüya gördüğünü söyledi. Zuko bir yerlerde elleri ayakları bağlı şekilde hapis miymiş neymiş ve Aang de bir maske takıp onu kurtarmaya gelmiş sonra da bir kaleden kaçmışlar, arada bol ateş ulusu kıçı tekmeleyerek. Toph anıyı hatırladı: Mavi Ruh -Evet, o . Saki yine burnunu Tophtan tarafa çevirmişti, Toph kovuktan kalkıp hikayenin geri kalanını ayakta dinlemeyi düşündü ama Saki sanki onun düşüncelerini okumuşcasına kızdan uzaklaştı. -Peki ya hava? Diye tereddüt içinde sordu kör bükücü. -O ateşten biraz daha zahmetliydi. Ona balon saldırısını anlattım. -Neymiş ki o? -Size Kohu nasıl öldürdüğünü söyledi mi? -Sokkanın bir çeşit vakumdan bahsettiğini duymuştum. Ama ayrıntıları bilmiyorum. Aang bu konuda konuşulmasından hoşlanmıyor. Saki omuz silkti: Vakum bir akciğerin içindeki bütün havayı dışarı çıkararak o ciğerlerin sahibini öldürmektir. -Öyleyse balon da tam tersi. Saki gülümsedi: Aynen. Ona Gyatsonun bu saldırıları icat eden kişi olmadığını ama geleneklerin ne yazık ki zavallı yaşlı keşişi bunları öğrencisine aktarmak zorunda bıraktığını anlattım. -Balonu da mı? -Yo,Gyatso dünyaya fırlatıldığında balon unutalı yüzyıldan fazla olmuştu. Toph engel olamadığı bir merakla sordu: -Sen hiç balonla öldürülen birini gördün mü? Elbette Tophun sormak istediği sorunun orjinali değildi bu, bunun farkında olan Saki de orijinal olmayan bir yanıt verdi: -Gördüm, ciğerlerin o göğüs kafesinin içinde patladığını duyarsın, evet resmen duyarsın. Sonra adamın ağzından burnundan kan gelir ve bir saniye içinde ölüverir. Tophun tüyleri diken diken olmuştu ama eğer mümkün olsaydı da bunları söylerken Sakinin yüz ifadesini görebilseydi o an olduğundan daha fazla dehşete düşerdi. Kısa bir sessizlikten sonra sabık avatar devam etti: -Ona hava bükücülerin öldürmeyi diğer üç ulustan çok daha iyi bildikleri için böyle münzevi bir hayat tarzı seçtiklerini anlattım. Ve arkadaşımızı, eşimizi hatta hocamızı bile seçebileceğimizi ama mensup olduğumuz elementi ve ulusu asla seçemeyeceğimizi söyledim. Ancak böyle ikna olabildi ve havayı da açtı. Geriye bir tek sen kaldın. Toph başını yere eğdi: Yapabileceğim bir şey yok. Her şey onun içinde olup bitiyor. Onun sadece beni affetmesini ve eski güzel günlerimize ait o hatıralarla barışmasını beklemek zorundayım. Başka yapabileceğim bir şey yok. -Aslında var. Toph kafasını Sakiden yana çevirdi, kaşlarını çatmıştı, Sakinin saçmasapan ve onu çıldırtabilecek bir şey söylemesinden korkuyordu (Aangi öpmek gibi, onun kız arkadaşı olmayı kabul etmek gibi düşüncesi bile yüzünü kızartan şeyler) ama beklediği gelmedi, Saki oturduğu yerden çamura zıpladı ve tekrar havayı kokladı: -Uzun zamandır kaçtığım biri var. Onunla yüzleşmekten hep korktum çünkü bana duymaktan asla hoşlanmayacağım bazı gerçekleri hatırlatacak. Ama ondan ne kadar kaçarsam kaçayım (Toph ne olduğunu anlamadan yine Sakinin yüzünü kendi yüzünün hemen yanında hissetti) kurtulmak mümkün değil. Beni burada bile buldu işte kokusu. Saki Tophtan tekrar uzaklaştı: Sorun onda değil. Sorun bende Onunla yüzleşmek için önce kendimle yüzleşmeliyim halbuki. Onu affetmek ya da yok etmek için kendimi affetmeliyim önce. Sorun benim bunu beceremememde Toph hiçbir şey söylemeden başı eğik öylece duruyordu, yüzünün ifadesi saçlarından dolayı görünmüyordu. -Önce kendimi affetmeliyim diye tekrarladı Saki. Ancak o zaman onun karşısına çıkabilecek gücü kendimde bulabilirim. Kısa ve anlamsız gibi görünen halbuki sınırsız anlamlarla yüklü bir sessizlik oldu, bir yerlerden sevimli, serinletici bir rüzgar geldi ve sonunda sabık avatar konuştu: -Şimdi gidiyorum, çamur güzeli. Yarım saat doldu. Bir sifu dersine geç kalmamalı. Saki yüzünü Tophtan çevirmeden geriye bir adım attı fakat..dayanamadı, Topha iyice yaklaştı, hâlâ eğik duran başını elleri arasına alıp kendine çekti ve kızı saçlarından öptü. Toph geri çekilmeye hatta şaşırmaya bile vakit bulamamıştı, Saki bir süre çenesini onun saçlarına dayayarak öylece durdu, hiçbir anlam çıkartılamayacak bir sesle konuştu: -Bana aynı anda hem özlemiyle yanıp tutuştuğum sevgilimi hem de en korktuğum düşmanımı hatırlatıyorsun. Bu inanılmaz bir şey! Aangin çakrasını açamamasına şaşmıyorum. Aslında şu an benimki tıkansa ben de açamazdım. Ve Tophun bir şey söylemesini beklemeden metrelerce yükseğe zıpladı, daldan dala atlayarak gözden kayboldu. -Gur ve Dor şehirleri mi? Evet, onları tarih derslerinden hatırlıyorum, yüzyıllarca önce Ateş Ulusunun en büyük iki şehriymişler, tabii başkentten sonra. Aynı volkanın eteklerine kuruluymuşlar. Aralarında kan davası gibi büyük bir anlaşmazlık varmış, sonunda bir çatışma çıkmış hatta bu bir iç savaşa dönüşmüş. Başkent bile müdahele edememiş. Vahşi katliamlar yaşanmış. Ve hiç beklenmedik bir anda hemen yanıbaşlarındaki volkan patlamış, savaşın en şiddetli günlerinde! Her iki şehir de içindeki askerlerle birlikte küle dönmüş. Hatta şehirlerden birinin altında dev tüneller içinde daha güvenli bir yere kaçmaya çalışan binlerce sivilin lavın içinde küle dönmüş bedenleri bulunmuş. Volkan patlamasıyla tüneller kızgın lavla dolmuş ve o kadar insan telef olmuş. Tamamı ateş bükücülerden oluşan bir şehirde o tünelleri nasıl kazmışlar ya da kazacak toprak bükücüyü nereden bulmuşlar o da merak konusu. İşin ilginç yanı cesetler öldükleri sırada nasıl duruyorlarsa öyle kalmışlar, kimisi koşarken kimisi ayakta dimdik dururken, kimisi otururken Külden birer heykel gibi kalakalmışlar. Büyük büyük dedem, Sozinin babası Nako zamanında bulunmuş yapılan kazılarla ve bir müze açılmış. Ozai kapattı müzeyi, oradan nefret ederdi. Haksız da sayılmazdı, hiç de içaçıcı bir müze sayılmazdı. Iroh boşalan fincanını Yueye uzatırken kendisini merakla dinleyen Aange hitaben: -Sen bu şehirleri nereden öğrendin? Ben bile unutuyormuşum nerdeyse? Aang gerçeği çarpıttı: Saki bahsetti biraz da merak ettim. Peki o zamanın avatarı? Müdahele edememiş mi? -O da ayrı bir trajedidir: O zaman hava bükücü bir avatar varmış ama hastalıklı, zavallı bir adammış. Çok da gençmiş. Onları engellemeyi bırak oraya gidememiş bile, hasta yatağındaymış savaş şiddetlendiğinde, çok geçmeden ölmüş. Hatta aynı gece olduğunu yazar kitaplar, yani volkan patlamasıyla avatarın ölümünün. O zamanın kahinleri bunu evrenin insanoğluna bir cezası olarak görmüşler: Birbirini yiyen iki kardeş şehrin insanları ibret-i alem için bu şekilde yok edilmişler güya. Hatta evren hırsını alamayıp bir de avatarı almış dünyanın elinden. Amca kendi kendine güldü ama Sokka ihtiyatlı davranıyordu: -Evrenle dalga geçme bence amcabey. En son gülen hep o oluyor. En azından bende hep öyle oluyor. Bunun üzerine Iroh daha yüksek sesle gülmeye başladı, Sokka somurttu, Yue dolu çay fincanını amcaya uzattı ve Aang sessizce yerinden kalkıp düşünceli düşünceli meditasyon yerine döndü. Sakinin hikayesi mi doğruydu, Ateş Ulusunun tarih kitapları mı? Bu hikayede ya eksik bir şeyler vardı ya da fazla bir şeyler Yue elindeki temiz çamaşırlarla Sakinin kulübesine doğru yürüyordu ki arkasından Sokka seslendi: Saki döndü, içeride! -Öyle mi? Dersleri çabuk bitmiş? Yue bir umut Sokkaya baktı ama Sokka başını iki yana salladı: Hiç heveslenme Bu sefer de becerememiş. Yue iç geçirdi: Canı sağolsun. -Aang barut fıçısı gibi dolanıyor ortalıkta. -Çamaşırları kuruturken normal görünüyordu. -Eh, sen yemeği kaçırdın, asıl o zaman halini görmeliydin. Berbattı. Toph da bizimle yemek yemeyince.. -Yemedi mi? Neden? -Hastaymış,dedi Sokka, buna kendisinin de inanmadığını sesinden ve mimiklerinden belli ederek: Tophun sofrada olmamasına daha da içerledi. Patlamaya hazır, bulaşma derim ben. Sana yemeğini ayırdım, sonra yanıma gel, diye de ekledi. Yue gülümsedi: Topha da baktıktan sonra gelirim. Ve ıslak adımlarla kulübeye yürüdü, kapıyı tıklattı, içeriden herhangi bir ses gelmeyince kapıyı hafifçe aralayıp başını içeri uzattı. Saki arkası prensese dönük bir biçimde çizmelerini giyiyordu, üstü çıplaktı, bir ses duyunca hızla arkasına döndü. -Prenses? Hayırdır? Beni mi röntgenliyordunuz? Yue kızardı ama yine de içeri doğru bir adım attı: -Hayır, sadece gömleğinizi getirdim. -Hemen kurumuş ha? -Aang biraz yardım etti tabii. -Evet bari o işe yarasın. Saki kendi kendine güldü, sonra prensesin dikkatle kendisine baktığını fark edince iyice keyiflendi: -Çekinmeyin, doya doya bakın! Böyle karın kasını her zaman göremezsiniz! Baklava dilimi! İdeal! İsterseniz şöyle bir iki poz da verebilirim size. Yue kızardıkça Saki daha da keyifleniyordu ama az sonra Yue Sakinin karnındaki o işareti gördü, dikkat kesildi. -Bu Saki işte o zaman şaklabanlığı bıraktı ve sessizce gömleğini prensesten alıp alelacele üstüne geçirdi. O da ciddileşmiş, yüzü kasılmıştı. -Bu mühür? Saki sadece kesin bir Evet. Dedi. Ama Yue devam etmekte kararlıydı: Saki? -Evet? -Kaç yaşındasınız? Saki böyle bir soru beklemiyordu, gömleğini iliklerken 23 dedi. Yue devam etti: -Ne zamandır 23 yaşındasınız? Saki keskin bakışlarını prensesin mavi gözlerine sabitledi: Birkaç yüzyıl oluyor. -Sen Yue derin bir nefes aldı: O yaşta öldüğün için değil, hâlâ yaşadığın için 23 yaşındasın. Aman Tanrım! Sen lanetlenmişsin. Yue kendi söylediklerinden dehşete kapılıp ağzını kapadı ama Saki sakindi. Prensese yaklaştı: -Şimdilik Aangin ve diğerlerinin bilmesine sizce de gerek yok değil mi prenses? Ölümsüzler birbirlerini idare edebilmelidirler, değil mi? Bakışları o kadar sert ve hayır cevabını kabul etmekten uzaktı ki Yue başını sallayıp sessizce sabık avatarın karşısından çekilmek zorunda kaldı. -Sen? -Ne? Toph ne olduğunu anlamadan Aang üstüne üstüne yürüdü, onu kendi bedeniyle bir ağacın gövdesi arasına resmen sıkıştırdı: -Sen ne yaptığını sanıyorsun? Toph afallamıştı, sadece küçük bir yürüyüşe çıkmıştı oysa ki. Bataklıkta kendince ilerliyordu, çamura yine gıcık olarak, Sakinin bir insanın kendini affetmesi altmetinli konuşmasını düşünerek. Kendini toparlamaya çalıştı: -Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun? Bırak geçeyim! Aangin sinirinin derecesi titreyen sesinden ve bedeninden anlaşılıyordu, kızın kollarına yapıştı, sıktı: -Benden kaçmak da nerden çıktı? Yemeğe gelmemek, yüzüme bakmamak? Böyle mi anlaşmıştık? -Git başımdan Aang! -Hani arkadaş kalacaktık? Sen yine en iyi dostum olacaktın? Benden böyle kaçarsan nasıl en iyi dostum olduğunu düşünebilirim? -Kimsenin en iyi dostu filan olmayacağım ben! Bırak gideyim, hadi. Aang iyice sinirlenmişti, sesi avatarın alışılagelmiş, yumuşak sesi olmaktan çıkmış, bambaşka bir şeye dönüşmüştü: -Bu tavırlarına bana nasıl kötülük yaptığının farkında değil misin? -Sana ne yapıyormuşum tam olarak? Kötülüğü tanımla! -Toprak çakramı açmama engel oluyorsun. Toph sinirli bir kahkaha salıverdi: -Onun da suçlusu ben oldum demek! Harika! Başka neler var listende? Adı Saklıyı da deliğinden ben çıkardım? Zhaoyu ben dirilttim! Savaşı ben başlattım? Ha? -Toph!!!! İkisi de hızlı hızlı nefes alıyorlardı, Aang Tophun yüzünü karanlıkta sadece kazara yanlarından bir ateş böceği geçerse görebiliyordu, sinirli, ter içinde ve acıyla kasılmış yüzünü..Ve yine Toph hiçbir şey göremiyordu. -Zukoya da ben dedim Kataraya aşık ol diye! Ben yaptım aralarını? -Yeter artık! -Ben öldürdüm oğlunu! Diye haykırdı Toph ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O zaman Aang her şeyi unuttu, kızın omuzlarını bıraktı ve telaşla bu zavallı şeye sarılmak istedi ama Toph birden ayağını çamura vurdu ve Aangin ayağının altındaki cıvık toprak parçası yerinden oynadı, Aang üzerinde olduğu halde bir parça sağa kaydı ve Tophun önü boşalmış oldu. İşte o zaman Toph, Aang kendine gelemeden yerinden fırladı ve can havliyle bir zamanlar Kohtan kaçtığı gibi- bu sefer avatardan kaçmaya başladı. -Toph! Duuur! Toph düşe kalka, ağaçlara çarpa çarpa kaçıyordu ama unuttuğu bir şey vardı, Aang artık uçabiliyordu! Dinlenmek için bir ağaca yaslandığı bir sırada onu hemen yanında hissetti: Yaklaşma, diye haykırdı. -Beni anlamıyorsun! Dedi Aang. Tek istediği sadece susarak bile günlerdir kendisine işkence çektiren bu küçük hanfendiye öfkesini biraz olsun belli etmekti ama iş nerelere gelmişti, pişmanlıkla ağzını açtı ama Toph izin vermedi: -Sen beni anlamıyorsun! Dedi yüzünü kurulamaya çalışırken, halbuki hâlâ ağlıyordu: Seninle arkadaş filan olamam ben. Denedim olmuyor! Olamaz! Ben kendimi affedemezken.. -Neden? Ne yaptın ki kızgınsın kendine? -Dalga mı geçiyorsun benimle? Git başımdan! -Anlamıyorsun, dedi Aang tekrar: Katarayla bir geleceğim olamaz bundan böyle! -Sus! -Yapamayız artık bir arada! Bütün olanlardan sonra imkansız! -Sus ve defol başımdan! Toph güç almak ister gibi ağacın gödesine sıkı sıkı sarılmış Aange arkasını dönmüştü, Aang ona bir adım daha yaklaştı: -Bunun o da farkında! -Git -Duygularımdan eminim Toph! Ama sen böyle yaptıkça bu sefer ben kötü bir şey yaptığım izlenimine kapılıyorum. -Bu hikayenin kötü adamı benim! Şimdi git! -Kötü değilsin sen,diye güldü Aang: Kirli, çürük ve adisin ama kötü değilsin! -Git Tophun sesi gitgide hafifliyordu, yüzü ağaçtan yana dönük olduğundan görünmüyordu ama Aang devam etti: -Ayrıca kötü kokuyorsun, geceleri yattığım yerden sana baktığımda saçlarının arasında hamam böceklerinin dolaştığını görüyorum ve son birkaç gün içinde de kilo aldın! -Allah cezanı versin, git! Aang ellerini Tophun omuzlarına koydu: Ama kötü değilsin. Kötü hiçbir şey yapmadın. Kötü olsaydın bilirdim, hissederdim. Aang onu binbir güçlükle neredeyse yapıştığı ağaçtan ayırdı ve kendine doğru çevirdi: -Kötü olsaydın, dedi kısık bir sesle, seni bu kadar çok sevemezdim. Aang Topha doğru uzanırken kızın heyecan ve dehşet içinde cesaret bile etme! dediği duyuldu ama Aang cesaret etti. Tophu öptü. Sonra da böğrüne hızlı bir kaya parçası yiyip kızın yanından metrelerce uzaktaki bir başka kayaya doğru savruldu. İki olay arasında birkaç saniyelik bir fark vardı, Aang öpücüğün aşıladığı güzel duygularla önce böğründe sonra da sırtında duyduğu acı arasında şaşalamış, yüzünde son derece salak bir ifadeyle Topha bakıyordu, Toph ise kırmızı yüzünü saklamak için ne kadar saçı varsa yüzünün önüne yığmış gibiydi, Aangi fırlatmakla alamadığı hırsını ani bir kararla bir başka kaya öbeği göndererek almak istedi ve toprak bükmek için ayağını yere vurdu. Fakat bunu yapar yapmaz pişman oldu çünkü farkında olmadan gönderdiği kaya bu durum için biraz fazla büyüktü. Pişmanlık içerisinde Aang! diye bağırdı. Aang o sırada doğrulmaya çalışıyordu, üzerine doğru uçan kayayı gördü, bir an için duraksadı: Ya iki kaya arasında kaşarsız tost olacaktı ya da Zıplayıp metrelerece yukarı uçmak ya da ayağının altındaki vıcık vıcık bataklık çamurunun suyunu bükmek yerine Aang tekrardan- bütün cesaretini toplayıp yumruğunu kayaya yöneltti ve bir toprak bükme hareketi yaptı. Kaya durmakla kalmadı, Aangin kendisine doğru uzanan yumruğuna değer değmez binlerce parçaya ayrılıp tuzla buz oldu. Aang büyük bir şaşkınlık içinde olduğu yerde zıpladı: Gördün mü? GÖRDÜN MÜ? Büktüm! Toprak büktüm! Toph herhangi bir şey söyleyebilecek halde değildi, ayakta güç duruyordu, Aang ise buse ve zafer sarhoşluğu içinde hemen arkasında duran kayaya yumruğunu geçirdi ve onu bükmeye çalıştı: -Çakramı açtın, Toph! Toprak bükebiliyorum!!! Yumruğunu toprak bükerek kayanın içine gömerken yosunlu yüzeyi yüzyıllardır ilk defa bu kadar darbe görüp çile çeken kaya şöyle bir sarsıldı ve kayanın ağaç dalları yüzünden görünmeyen tepesinden bir şeyin kopma sesi geldi. Aang yüzünden gitmeyen aptal gülümsemesi ile sesin geldiği yöne, yukarıya bakmıştı ki tepesine ağır bir şey düştü. Sonra da Aangin boylu boyunca çamurun içini boyladığı duyuldu ![]() -Toph??? Aang yerinden fırladı, Saki başındaydı, elinde buz torbasını andıran bir şeyle ayakta duruyordu, meditasyon dalının üstündeydiler yine. -Günaydın! Aang bir süre şaşkın şaşkın etrafını süzdü, tepesinde ince bir sızı vardı, elini uzattı, evet hafif bir çürük eli değdikçe acıyordu: -Noldu? -Ufak bir kaza geçirdin! Keline ağır bir taş parçası yedin. Sakinin yüzünden , sesinden gelen hiçbir ipucu yoktu, Aang şüpheye düştü. -Nasıl? Ne kadar zamandır burada böyle yatıyorum? -Birkaç saat oluyor. Belki de hepsi bir rüyaydı düye düşündü umutsuzlukla, yerinden doğruldu: -Rüyamda toprak çakramın açıldığını gördüm. -Öyle mi? Çok hoş. Aang büyük bir dikkatle Sakinin yüzünü, mimiklerini inceliyordu, sabık avatar gülümsemiyordu, somurtmuyordu, yüzünün tek bir kasını bile oynatmıyordu. Neden sonra Saki yavaşça yerinden doğruldu, arkası dönük biçimde ağacın gövdesine doğru ilerlerken: -Daha daha neler gördün? Diye sordu: Romantik hesaplaşmalar, yakalarsam mucuk mucuk? Aang yerinden fırladı: -Biliyordum, rüya olmadığını biliyordum! Kendisini daldan aşağı fırlattı, birkaç saniye sonra eski kayınbiraderinin yüreğini hoplatmak pahasına- pat diye Sokkanın yanıbaşına inmişti. -Sokka! Toph nerede? -Gitti. Saki de yanlarına gelmişti, şimdi kıs kıs gülüyor, az önceden beri içinde zorla tuttuğu bütün muzipliğini iç rahatlığıyla yüzüne yansıtıyordu. Aang sabırsızlıkla -Nereye? Diye sordu. -Çok uzaklara -Ne??? -Artık buralarda duramazmış! Bana aynen böyle dedi. Durdurmaya çalıştım ama Aang inanmakla yıkılmak arasında kararsızlıkla Sokkanın kendisiyle göz göze gelmeme çabası içindeki yüzüne bakarken, çalılar arasından bir ses geldi, dev yapraklar aralandı ve Yue ile Toph kucak dolusu çalı çırpıyla beylerin karşısına çıktılar. -Toph??? Kör bükücü Aange hiç pas vermeden, kırmızı bir suratla hızlı hızlı yürüyüp kulübeye kapandı. Sokka şimdi kahkahalarla gülüyordu: Aang, dostum, saçların olsaydı bence az önce kesin beyazlamıştı, böyle birdenbire,puf diye! Saki de karnını tuta tuta gülüyordu, fakat Aangin keyfi o kadar yerindeydi ki ikisini de umursamadı, mutlu mutlu gülümseyip kulübeye doğru seğirtti. Sokka gülmekten yaşarmış gözlerini silerken : -Aaah, dedi, aptal aşıklar! İkisini de çok seviyorum. -Ya karını, aptal sinek? Onu? Sokkanın surat ifadesi Sakinin beklenmedik sorusuyla jet hızında değişti: -Nerden çıktı bu? -Yani bu iki geri zekalı sonunda barıştı, diye açıkladı Saki: Gerçi benim tanıdığım Toph daha bu keli süründürür ama oldu bu iş. Ya siz? Ufukta barış yok mu? -Barışmak mı? Bana hiç güvenmemiş, hiç güvenmeyecek olan biriyle mi? Sokkanın yüzü acayip bir hal almıştı, bakışlarını bataklık suyundan Sakiye kaldırıp tane tane konuştu: -Sana söylüyorum, avatar Saki! İki dünya bir araya gelse, ben, su kabilesinden Hakoda oğlu Sokka, Sukiyle asla ama asla barışmayacağım! -Katarayla birlikte toplam 11 adet kan bükücümüz var. Onlar haricinde de ben, Suki, Zuzu, Haru ve Tylee. Katara ve Shinin sağlam referansları ile Tiayı Zuzunun yanına vereceğim. Haru ve bir kan bükücü daha onlarla olacak. Tylee ile Katara beraberlerinde şu isimlerle şu köşeyi tutacaklar. Burası da Haruların. Alınmaca gücenmece yok, sevgili zuzu lordumuzun savaşçılık oynaması tuttuğu için görece en güvenli girişi onlara tahsis etmek zorundayım. Şu dört kan bükücü kendi aralarında bir takım ve şuradan ilerleyecekler. Geriye Suki, ben ve iki kan bükücü kalıyor, Aru ve O-suzu. Biz dördümüz de şuradan sızmaya çalışacağız. Amaç belli, vahanın kalbine yani kutsal havuzcuğa ulaşmak. Oraya ulaşıp havuzu ele geçrimek zaten her şeyin sonu demek olacak. Kan bükücülerimiz, bir haftalık sıkı eğitimlerinden sonra boş damarlarında kan yerine kutsal havuzun suyu dolaşan o örümcek beyinlileri etkisiz hale getirecekler. Ve şimdiden anlaşalım, Haru sözüm sana, Zuko ne derse ne bahane ederse etsin, Zhao benim. Onunla burun buruna dahi gelseniz onu görmezden gelecek ve derhal bana haber vereceksiniz. -Hâlâ ölmemiş olursak, tabi, diye güldü Haru ve Tyleeye göz kırptı. Tylee de cilveli bir kıkırdamayla bir gece önce kendisine evlenme teklifi eden toprak bükücüye karşılık verdi. Azula gözlerini devirip haritasının üzerinde planını anlatmaya devam etti: -Zombi kafaların özellikle şu noktalarda yoğunlaştıklarını unutmayın. Appayı gerçi hemen her gün keşif uçuşu için gönderdik ama yine de Zhaonun tam olarak nereyi kendisine merkez olarak seçtiğini belirleyemedik. Benim tahminim şuralar (Parmağını hızlı hızlı kağıt üzerinde gezdirdi) Zaten Sukiyle benim öncelikli hedefimiz de bu gösterdiğim yerler olacak. Başını kaldırıp kendisini dikkatle dinleyenlere baktı: Yan yana durmuş, bütün dikkatlerini başkomutandan çok birbirlerine veren aptal-taze-nişanlılar hariç herkes son derece ciddi görünüyordu. Hart hart kafasını kaşıyan Jeong Jeong , sıcak yasemin çayını büyük bir ciddiyetle yudumlayan Piandao, suratı her zamankinden daha süzgün ve asık Katara, yeniden dövüşecek olmanın heyecanı içinde görünen Suki, Shinin gözde hemşiresi ve Kataranın gözde kan bükücüsü, lorddan sorumlu sessiz savaşçı Tia Azula masadan doğruldu ve son sözünü söyledi: -Şunu sakın unutmayın: Karşımızdaki et yığınları hava dahil bütün elementleri bükebiliyorlar. Düşünün ki bir ordu dolusu keltoşla savaşacağız. Tek eksikleri avatar haline geçmek. Çayını masadan alıp küçük bir yudum alırken kendi kendine söylendi: Umarım biz burada oyalanırken Zhao avatar haline geçmenin de bir yolunu bulmamıştır. Bu odanın dışındaki diğer kan bükücüleri takım arkadaşları bilgilendirsin. Tia, Lord Zukoya planı anlatmaktan sen sorumlusun. Jeong Jeong ve Piandao biz yokken burayı ve mülteci kampını koruyacaklar. Ve başka hiç kimseye ama hiç kimseye (bakışlarını Sukiye yöneltip hiç kimseyi iyice vurgulayarak söylemişti bunları) bu planın herhangi bir ayrıntısından-hayır, hiçbir şeyinden bahsetmek yok. Şimdi dağılabilirsiniz. En önce Tia çıktı, peşi sıra Katara (Tiayı lord çadırına kadar takip etmek için. Garip bir biçimde bu kız onun kıskanç tarafını tetikliyordu). Jeong Jeong ve Piandao mülteci kampını teftiş için ayrıldılar, Haruya Tylee de elele tutuşup birer sevgi kelebeği gibi süzülerek karargah çadırını terk ettiler. Azula derin bir nefes aldı: -Şu ikisi midemi bulandırıyor! Kavgalıyken de çekilmiyorlardı ama barışınca meğer daha beter oluyorlarmış. Suki elleri belinde prensese bakıyordu: -Hiç kimse hiç kimse diye inleyeceğine direkt Shin deseydin olmaz mıydı? Bu kadar imalı bakışmalara gerek yoktu zannımca. -Mesaj alınmış ve anlaşılmışsa sorun yoktur, diye göz kırptı Azula ve yerine yerleşti: Bu gece için hazır mısın? Suki bir anda kızgınlığını unuttu, gözleri parladı: Bir haftadır bu anı bekliyorum. Zukonun gelmesi beni de çok rahatsız ediyor, evet ama ekibimiz çok sağlam. İçimde başaracağımıza dair bir his var, Azula! -Bu seninle aynı tarafta savaşacağımız ilk baskın olacak, diye güldü prenses. Suki de gülümsedi: -İki düşman olarak gayet iyiydik. Bakalım iki mücadele arkadaşı olarak nasıl olacağız? Ve prensese göz kırparak sessizce çıktı. Azula daha bir on dakika haritalarla uğraştı, çayını tazeledi, kılıcının çeliğini bir ayna gibi kullanarak saçını düzletti, Zhaonun kıçını nasıl tekmeleyeceğine dair hayallere daldı, oyuncağını cebinden çıkarıp elinde evirdi çevirdi ve sonunda beklediği kişi kapıda göründü: -Hey! Azula sandalyesini bilerek girişin tam tersi yöne çevirmişti. Keşke sandalye tekerlekli olsaydı da yavaş yavaş döndürüp ona öyle bakabilseydim diye geçirdi içinden ve çaresiz ayağa kalkıp bu kez kendi vücudunu yavaş yavaş kapıdan tarafa çevirerek konuştu: -Size nasıl yardımcı olabilirim, doktor Shin? -Sağsalim geri dönme ihtimaliniz yüzde 11. Oradan en az bir kayıpla dönme ihtimaliniz.. -Sayılarla mı konuşmaya geldin benimle mi? Shin girişte durmuş, sırtını kapı niyetine kullanılan direklerden birine dayamış, kollarını kavuşturmuş, prenses bakmadan konuşuyordu. Neden sonra içeriye girdi: Bunu söylemenin başka bir yolu yok, dedi gözleri kızıla boyanırken: Öleceksiniz. Azula omuz silkti: Olabilir! -Ama ben ölmenizi istemiyorum. -Bir şeyler yap o zaman buna engel olmak için! -Yapmaya çalıştım. Denedim ama işte..Bu gece gidiyorsunuz! Shin kollarını kocaman kocaman açarak konuşmuştu, prenses güldü: -Baskına engel olmak için değil! Ona engel olamazsın! Olamadın da JJ ile Piandaoyu nasıl gaza getirmeye çalıştığın kulağıma çalındı..Belli ki onları bana destek vermekten vazgeçirememişsin. Bu sefer Shin umursamazca omuz silkince Azula devam etti: Ve Zuko..Gerçek bir fiyasko! Sen beni vazgeçirsin diye lordu dolduruşa getirmeye çalıştın, onun savaşmak için gaza geleceği tuttu! -Açıkçası ağabeyin katılmakta ısrar edince bu sefer senin onu korumak için vazgeçebileceğin ihtimalini de düşündüm. Yani elime yüzüme bulaştırdığım bu işi kendi lehime çevirmeye çalıştım. -Ondan da haberim var. Katarayı bu kez devreye soktun ve Zukonun savaşamayacak kadar kötü olduğunu söyledin, onu epey korkuttun ve üstüme saldın ama beni kandıramadın. -Gerçeklik payı vardı yine de Ağabeyin savaşabilecek durumda ama orada ölümcül olmayan bir yara alırsa ölme ihtimali yüzde -Yine sayılar yine sayılar! -Şansımı denedim, dedi Shin masaya iyice yaklaşarak. Yüzde 20lik şansım vardı. Pardon, yine sayılar, diye güldü hemen. Azula bütün dikkatiyle ona bakıyordu: -Evet, baskına bu saatten sonra engel olamazsın! Ama belki ölmemize engel olabilirsin! -Nasıl olacakmış o? -Bize katılarak -Asla,dedi Shin kaşlarını çatarak. Azula omuzlarını kaldırdı: Ben de şansımı denedim. Yüzde (kafadan attı) 10luk bir şansım vardı! -Yanılıyorsun! Yüzde 1 bile değildi! Shin bunları o kadar sert söylemişti ki Azula konuşmanın tam olarak burada bitmesi gerektiğini anladı, masasının başından ayrılarak kapıya doğru yürüdü: -Bu seni bugün için son görüşüm olacaksa eğer, bana şimdiden şans dile. Belki yarına beni gene senin önüne yüzde elli ölü bir şekilde getirirler. Ya da yüzde yüz, kimbilir? Prensesin kendisine uzattığı dost eline Shin suratını buruşturarak baktı ve Azuladan önce çıkmak üzre o da kapıya yöneldi: -Eskiden çoğul konuşurdun hep, hatırlıyor musun, Azula? -Çoğul? -İlk tanıştığımızda . Hep bizden bahsederdin. Şimdi hep tekil konuşur oldun. Artık bir sen varsın bir de ben. Azula gülümsedi: Çoğul olmaktan ilk vazgeçen sensin! Shin şimdi tam önüne geçmişti, Azulanın eli hâlâ havada dururken sessizce adımını eşikten dışarı attı: Benim iyi şanslar dileğim senin bir işine yaramaz. Hatta kötü şans getirme ihtimali daha fazla. Bir adım daha attı, prensese bakmadan konuştu: -Bir şey daha var. Yarın karşıma bir ceset torbası içinde çıkmayacaksın! Bundan yüzde yüz eminim. Ve Azulayı bembeyaz bırakarak karların üstünde hızlı adımlarla ilerleyip gitti. -Yarın karşıma bir ceset torbası içinde çıkmayacaksın! Bundan yüzde yüz eminim. Shin başını kaldırıp Sukiye baktı, Suki düşünceli görünüyordu. -Azula sana hemen yetiştirmiş bakıyorum. -Azula senin karşına ceset torbası içinde çıkmayacak çünkü o bir ceset olsa ve torbaya konsa bile sen burada olmayacaksın. Benim bunu anlamam birkaç saniye ve biraz açıklama gerektirdi ama Azula hemen çakmış tabii. Baskından sadece birkaç saat önce ona bunu yapmak zorunda mıydın? Moralini formatlayıp sıfırlamışsın resmen! Suki bir yandan konuşuyor bir yandan da hâlâ inanamayan gözlerle Shinin bavulunu toplamasını izliyordu. Shin kendisine hediye/hibe edilen onca kürkü neresine sığdıracağının (ya da Sukiye ne cevap vereceğinin) kararsızlığı içinde ellerini beline koyup püfledi: -Ben güneş kabilesinde bu kadar kürkle ne yapacağım ki? Sanki kışı gördüğümüz var da! -Shin! -Belki de sadece bir iki hatıralık bir şey almalıyım. Bumerangım gibi. Suki o zaman az önce ne konuştuğunu unutup dikkat kesildi. Bumerang mı aldın, nereden? -Köşedeki hediyelik eşya dükkanından demek isterdim, diye güldü Shin: Ama ne yazık ki öü askerlerin eşyalarının toplandığı o çöplükte buldum. Bir yığın kıyafet, ıvır zıvır içinde yakılmak için sıra bekliyordu. (Ç)aldım. Suki kendisine bile itiraf etmediği bir özlemle iç geçirdi: Azulayla neden kavga ettiğinizi hatırlıyor musun? -Yüzümü tırmalamıştı,diye güldü Shin. Sonra düşündü: Ama gerçek neden bu değil tabii ki (Sessizlik)..Hay Allah. Harbiden hatırlamıyorum. -İşte gitmemen için harika bir sebep bu! Diye güldü Suki: Hatırlamamak önemsizliğinin işaretidir! -Öyle mi dersin, diye yorgun yorgun gülümsedi doktor. Suki ona doğru gelip sıkı sıkı boynuna sarıldı: -Yarın burada ol! Söz veriyorum ki hiçbir ceset torbasının içinde Azula olmayacak. Suki gittikten on dakika sonra Shin pantolonunun arka cebinde bir kağıt parçası buldu. Suki kendisine sarıldığında genç kadının ellerinin dostça bir kucaklaşma için fazla oynaştığını hissetmiş hatta kızarmıştı, şimdi deneyimli Kiyoşi savaşçısının ellerinin neden öyle dolaştığını anlıyordu. Bundan üç yıl öncesine değin kocasıyla kayıp Avatarı ararken aylarca vahanın her yerini karış karış gezmiş olan Suki, vahayı Azulanın haritalarından çok daha iyi biliyordu ve Shin için (Azula ile gidecekleri istikameti ayrıntılı biçimde gösteren) bir kroki hazırlamıştı. Mesaj açık ve anlaşılırdı. Shin bir süre kağıdı elinde evirdi çevirdi sonra da buruşturup çadırın bir köşesine fırlattı. -Gelmedik mi daha? -Tanrı aşkına, avatar! Kes artık sesini! Sen bu sabırsızlıkla yüzyıl o buz dağının içinde nasıl bekledin? Daha da önemlisi annenin karnında 9 ay nasıl bekledin? Saki böyle diyerek önüne düşen bir sarmaşık dalını daha acımadan kesti ve önünü doğru dürüst görmesine engel olan yaprakların arasında bir adım daha attı. Adımı o kadar sertti ki fışkırttığı çamurlar Aange kadar geldi. -Ben 9 aylık değilmişim, dedi avatar üstünü başını temizlerken. Gyatsı 7 aylıktan bile küçük doğduğumu söyledi. -Ah evet unutmuş olmalıyım,diye söylendi Saki ve dev yaprakları Sokkanın kılıcının yardımıyla araladı, yüzü sadece ışıktan değil sevinçten de aydınlandı, iki buçuk saatlik yürüyüşlerinin sonuna gelmişlerdi: -İşte geldik! Sonunda açık ve aydınlık bir yere çıkmışlardı, üstelik de kuru! Aang heyecanla kendisini bu ağaçların arasında şaşırtıcı düzgünlükteki daire biçimindeki alana attı. -Vay canına burası tanıdık! Diye hayretle güldü önce, yerdeki garip şekilleri uzun uzadıya inceledi: Fazla tanıdık! Tanrı aşkına, ben burayı daha önce görmüştüm! Aslan tosbağasının sırtında! -Evet, burası orası, ddi Saki ve kılıcını yere sürterek yerdeki dev çemberin uzayan otlardan görünmeyen çizgilerini ortaya çıkardı. -Anlayamıyorum! Yani burası Hani içinde hiçbir element bükemediğim alan? -Evet,dedi Saki kılıcı kınına sokmaya uğraşırken: Bu çemberin sınırları içindeyken hiçbir şey bükemezsin. -Şekiller aynı, inanılmaz! Aang yere eğilmiş otları yoluyor, çemberin üzerindeki şekillere bakıyordu, 7 yıl öncesinin hatıralara kafasına hücum ederken Saki konuşmaya başladı: -Bunlardan sadece iki tane var, biri sizin dünyanızda diğeri de burada. Ne yazık ki sizin dünyanızdaki yok edildi. -Aslan tosbağasının sırtındakinden söz ediyorsun, dedi Aang üzüntüyle. -Evet. Diğeri de burada işte. Saki ellerini cebine koymuş, başını yukarı doğra kaldırmıştı, konuşmaya devam etti: -Burası binlerce yıl önce kalan son aslan tosbağasının yani seninkinin- biri iki yaptığı yer. -Bir eşittir iki, diye çenesini kaşıdı Aang: Yani tek olan dünyayı iki ayrı dünyaya çevirdiği yer. Öyle mi? Saki gözleri kapalı konuşmasını sürdürdü: -Adı Saklı bunca zaman seni neden öldürmedi Aang? Sakinin yanındayken konunun aniden değişivermesi artık genç avatarı şaşırtmıyordu, Aang bu kez başını kaşımaya başladı, bitleniyor muydu? Sivrisinekler diye geçirdi içinden:-Öldürmedi çünkü ben avatarlar içinde onu aslan tosbağasına ulaştırabilecek tek kişiydim. Ama Zhao aslan tosbağasını benim yardımım olmadan buldu. -Ve sana ihtiyaç kalmadı? -Tam olarak değil. Benim güçlerimi aşama aşama kaybettiğimi biliyordu, avatar halime geçemediğimden beni avatarken öldürerek zinciri kıramayacağını da biliyordu. Beni öldürmek ona sadece vakit kaybı yaşatırdı, çünkü su kabilesinde yeni bir avatar doğardı, onu arayıp bulamaması ya da muhtemel su bükücü avatarın yıllar sonra tam bir güçle karşısına çıkması ihtimali yüksek olduğundan bunu göze alamadı: Zaten elinde halihazırda her gün güçten düşmekte olan bir avatarı varken yenisiyle uğraşmak istemedi. -Güzel . -Gerçi Zhaoya kalsa beni çoktan öldürürdü ama o da dünyayı ele geçirmekle meşguldü. Ben de böylece kurtuldum. -Sence bu kadar mı? -Umarım bu kadardır, diye somurttu Aang, çünkü bu kadar teori bile başımı ağrıtmaya yetti. -Ya Adı Saklının güçleri? Seni ve Tophu buraya ilk çektiğinde? -Azaldı,diye hatırladı Aang. Adı Saklının laneti onun güçlerinin gerçek dünyada tamamen yokolmasını, emilmesini içeriyor. Bizi buraya çekmek için vahada harcadığı birkaç dakikalık zaman dilimi bile onun güçlerini neredeyse sıfırlamaya yetti. Güçlerini dünya üzerinde de koruyabilmesinin tek yolu, bütün gezegenlerin bir hizaya geldiği o gün dönümünde ortaya çıkmak. -Yani o günden önce dünyaya çıkması onun için bir dezavantaj. -Bizim ise tek şansımız. Aang kısa bir sessizlikten sonra: Sadede gelecek misin artık? Diye sabırsızlıkla mırıldandı. Saki hâlâ gözlerini açmamıştı, sadece kendisinin duyabildiği bir orkestrayı dinler gibi ciddi ama derin bir zevk hali içinde gibi görünüyordu: Varmaya çalıştığım nokta, benim sevgili kel avatarım, aslan tosbağasının yaptığının tersini yapıp ikiyi bir edeceğiz. -Bir saniye..bir saniye..hooo yooo hayır. Aang daha bir dakika kadar bu anlamsız ses ve sözcüklerden çıkarmaya devam etti, sonunda heyecanla haykırdı: -İki dünyayı mı birleştireceksin? Ruhlar dünyası ile bizim dünyamızı! Bu çılgınlık! -Birincisi çılgınlık değil zorunluluk. Saki sonunda Aange bakma lütfunu göstermişti, devam etti: İkincisi ben böyle bir şeyi yapamam, bunu yapacak olan sensin! -İmkansız! Aang yerinden hiç kıpırdamadığı halde sadece bu düşünceyle bile ter içinde kalmıştı, pancar halini almış suratını yeniyle kurularken saçmalamaya devam etti: -Olmaz..Nasıl olabilir? Avatar halime bile geçemezken? İmkansız! Ben böyle bir şeyi yapamam! Ben kimim ki? -Aang, sakin ol! Hemen şimdi yapacaksın demedim. Merak etme, bu gece yarısına kadar vaktimiz var. Aang dehşetle cevabını bildiği halde sordu: -Karar vermek için mi? -Hayır uygulamak için diye sırıttı sabık avatar. Aang korkuyla çığlık atar gibi: Hayatta olmaz! -Tamam, ben de seni öldürürüm o zaman o şekilde yaparsın. -Dalga mı geçiyorsun benimle? (Ölmek demişken) Ya öteki taraf? Yani..Bütün o ölü insanlar! Normal ölü insanlar..Ruhlar? Onlar da mı? Dünyaya geçecekler? Aman Allahım, yukarıdakiler çıldırır! Ben de öyle! Saki önüne gelen bir saç tutamını acımasızca çekiştirdi: Bak, bu konuyu pek bilmiyorum, yani bilirsin normal bir insan olmadığım için (ölmediğim için diyecekti son anda vazgeçmişti) o tarafa hiç gitmedim. Ordakilerin hepsi yerinden memnun herhalde ki o taraftan da bu tarafa gelen hiç olmadı. (Kendi kendine güldü) Orası buraya paralel bir dünya, böyle kozmik bir birleşmeden nasıl etkilenir bilmiyorum ama en kötüsünü düşünelim. Yukarıdakiler zaten Zhao sayesinde zombi görmeye alıştılar, öyle değil mi? -Bunu yapamam! İmkansız! Saki umutsuzca kendisini çoktan dinlemeyi bırakmış öğrencisinden uzaklaştı, birkaç adım attı. Şimdi çemberin tam ortasında duruyordu, şok halindeki Aang tereddütle kendi ellerine bakarak konuşmaya devam etti: -Bu her şeyin dengesini bozmak olur! Her şeyin! Her iki dünyanın birden! Hatta üçünün! Yapamam! Cesaret bile edemem! -Yapmazsan,dedi Saki ellerini cebine sokup boynunu tekrar gökyüzüne uzatırken: -Dengesi bozulma ihtimali olan bir dünya kalmayacak Üçü de kalmayacak! Ben sana seçenek sunmuyorum, Aang! Adı Saklı gündönümünden önce dünyaya çıkarsa güçleri azalacak demedik mi? Onu dünyaya götüremiyorsak dünyayı ona getiririz! Denklemimiz bu kadar basit! Ve bu işi yapabilecek tek kişi de sensin, çünkü avatarsın, hatta bir rivayete göre tırnak içinde tabii gelmiş geçmiş en güçlü avatarsın ve aslan tosbağasıyla temas etmiş yaşayan tek kişisin. Bu yapacağın çok kısa süreli bir birleşme olacak. Onları tekrar ayırmak için yapman gereken hiçbir şey de yok üstelik. İki olmak bu dünyaların kaderi, birlik sadece geçici bir durum, gün dönümü sona erdiğinde her şey yine eski haline dönmüş olacak. Sakin ol ve düşün! Ben de gidip diğerlerini getireyim.Gidip hâlâ şaşkın şaşkın ellerine bakan Aangi omuzlarından tuttu, sürükler gibi onu çemberin tam ortasına getirdi, omuzlarından bastırarak yere oturttu: -Önce buranın dekorasyonunda biraz değişiklik yapacağız ama tabii, diye pis pis sırıttı ve Aangin şaşkın bakışları eşliğinde çemberin dışına çıktı, çömeldi, elini toprağa koyup bir süre gözleri kapalı toprağın altını dinledi. Sonra ayağa kalktı ve ağır su kabilesi çizmeleri ile toprağa sertçe vurdu. Toprakta küçücük bir yarık açıldı ve içinden yumruk kadar beyaz bir taş parçası fırladı, havada biraz irtifa kaydettikten sonra sabık avatarın uzattığı ele düşüverdi. -Biraz tebeşir işimizi görür: Aangin yanına geldi ve elindeki taşla genç avatarın etrafına epey düzgün bir daire çizgi. Sonra çemberin dört bir tarafına hemen hemen aynı büyüklükte dört daire daha çizdi. -Senin ve aslan tosbağasının bütün sırlarını ele geçirdiğikten sonra o zavallıdan çorba yapan zombi generalin bilmediğiniz şey şu: Bu çemberin içine ikinci bir çember çizerseniz o küçük çemberin içinde tekrar element bükebilirsiniz! Aang hayretle doğruldu, elini kaldırıp küçük bir ateş yakınca da haykırdı: -İnanamıyorum! Kulağa çok mantıksız geliyor ama gerçek! -Peh, mantıksızmış! Saki geldikleri yöne sık tropikal yapraklara doğru yürürken yere tükürdü: Bu gece yarısı iki dünyayı tekrar birleştireceğin mantıklı, bu kel halinle dört elemente hükmettiğin mantıklı, uçan 4 tonluk bizonun mantıklı, hatta aynı kadının önce senin gibi tıfıl bir kepçe kulağa ardından Zuko gibi emo bir yaralı yüze aşık olabildiği bile mantıklı da bu mantıksız öyle mi? Hadi ordan! Bilim dünyasıymış, tüh! İçine tüküreyim sizin bilim dünyanızın! Gözlerinin altı siyaha boyanmış, bembeyaz bir tulum ve yine bembeyaz kürkler içindeki başkomutan Azula, karanlıkta ne olur ne olmaz farkedilmemek için üzerine örttüğü kamuflaj örtüsünün içinde başka zaman olsa bir battaniyenin altındaymış gibi mayışıp uyuyakalırdı ama bugün bütün öldürme içgüdüleri ayaktaydı, vakit geceyarısına geliyordu, dolunayın son gecesiydi, Zhao oralarda bir yerdeydi, az önce kendilerine eşlik eden iki kan bükücüyü kalenin girişindeki nöbetçileri etkisiz hale getirmek için önden yollamış onlardan gelecek işareti bekliyordu. Kale mi? Ah evet, Zhaonun zombi askerleri kuzey su uygarlığının başkentini kıyıdan ve arkadan çepeçevre kuşatan bir kale inşa etmişlerdi, tabii ki buzdan. Kalenin birçok kapısı vardı ve Azula kendi gösterişsiz girişi için en az işlek olanını seçmişti. Zaten bu askerler yemiyorlardı, içmiyorlardı, herhangi bir ihtiyaç için dışarı çıkmalarını gerektiren hiçbir durum olmuyordu, öldürme içgüdülerini tatmin etmek hariç Azula ciğerlerini buz gibi havayla doldururken karın üstündeki ayak seslerini işitti: -Burada mısın? Hâlâ işaret gelmedi mi? -Önden ben gitmeliydim diye söylendi Azula gözlerini metrelerce uzağındaki kalenin duvarlarına dikmiş, Sukiye konuşuyordu: Birdenbire bu plan bana çok kötü göründü, oraya kendim gitmeliydim! -Sabırlı ol, diye güldü kendi kamuflajı içindeki Suki. Yüzüne yıllardır yapmadığı Kiyoşi makyajını yapmıştı ve Azulayı teskin etmeye çalıştığı halde kendisi ondan daha heyecanlıydı: Shinle konuştum. Azulanın tek bir mimiği bile oynamadı, Suki devam etti: -Bavulunu topluyordu. Gerçekten gidecek galiba. -Cehenneme kadar yolu var, diye söylendi prenses ve ekledi: İşin kötüsü bu gidişle cehennemde de yine biraya geleceğiz. Suki de ona güldü: Ayrılmaz ikili. Azula yine ciddileşmişti, işaret neden gelmiyordu? Tek yapmaları gerek o zombilerin damarlarının içinde gezinen suyu dışarı çıkarmaktı, tek bir kılıç darbesi bile bu işi görebilirdi, neden bir hafta beklemişlerdi ki? Neden hâlâ bekliyorlardı ki? -Neden kavga ettiğinizi hatırlıyor musunuz? -Sanırım baskına gelmek istemeyişi ile ilgiliydi dedi Azula yüz ifadesini hiç bozmadan. -Emirlerine uymayan bir erkek seni çileden çıkarıyor değil mi? -Ne? Azula o gece ilk defa dönüp arkadaşının boyalı yüzüne uzun uzun baktı. -Sen bütün orduya komuta eden kadınsın. Orduda olsun olmasın senin bir dediğini bir daha tekrarlatacak tek bir ateş ulusu erkek vatandaşı, hatta daha doğrusu tek bir dünya vatandaşı bile tanımıyorum. Hayatta tanıdığım en güçlü erkekler senden Allahmışsın gibi korkuyorlar. Aang, Zuko, hatta Iroh amca bile . Ve sen hayatında ilk kez senden hiç korkmayan biriyle tanıştın, ilk defa senin sözünü dinlemeyen biriyle karşı karşıyasın, onunla nasıl baş edeceğini bilemediğinden işi çirkefliğe vurdun. -Dost acı söyler biliyordum da diye sinirli sinirli güldü başkomutan: Bunun isotu fazla kaçmadı mı? -Erkekleri korkutmak iyidir, diye Azulaya bakıp göz kırptı Suki, ama bunu dozunda yapmazsan ya her zaman bahsettiğin şu Li ve Lo halaların gibi yalnız ve çirkin bir ihtiyar olarak ölürsün -Ya da diye onun sözlerini tamamladı Azula, birden hareketlenmişti: -Böyle bir gece baskınında bir zombi tarafından yıldırımla çarpılarak..İkincisini tercih ederim. İşaret geldi Suki, gidiyoruz! Saklandıkları kar yığının arkasından çıkıp koşmaya başladılar, başka bir kar yığınının ya da buz tutmuş bir kaya parçasının arkasına saklanarak ya da arkasına geçecek hiçbir şey kalmadığında yere olabildiğince yakın durmak için iki büklüm eğilerek kale duvarının dibine vardılar. İşaret kendilerine yakılan bir fener ışığından ibaretti ve fener ışığını tutan O-suzu adındaki genç bayan su bükücü, Azula ile Suki varır varmaz feneri söndürdü: -Ben daha önce kararlaştırdığımız gibi arkadaşımın yanına gidiyorum, efendim. Bir emriniz var mı? Azula hayır anlamında başını sallayıp kızı defetti. O-suzu, arkadaşının önceden gittiği yöne doğru duvar dibinden koşmaya başladı, görevleri diğer kapıda bir kargaşa çıkarıp dikkatleri o yöne çekmek ve Azula ile Sukinin içeride daha rahat hareket etmelerini sağlamaktı. Suki yerde yatan az önce O-suzunun hallettiği cansız bedeni çizmesinin burnuyla hafifçe dürttü. -Bunlar pörsümüş sebzelere dönmüşler. -İçlerindeki bütün su dışarı akmış dedi Azula donmuş zeminin üstündeki su birikintisine bakarken: Hadi, içeri giriyoruz. Kapıdan geçip birkaç metre ilerlediler, yine boş ve artık- metruk evlerin, yıkık duvarların, kayaların gölgelerine gizlenerek. Birden iki su bükücünün gittiği taraftan bir gürültü geldi: -Başladılar! Bir hareketlilik oldu, Suki ne olduğunu anlamadan üzerinde ilerlemeye çalıştıkları cadde askerlerle doluverdi. -Nereden çıktılar? Cevap vermeye vakit yoktu, Azula ağabeyinin çifte kılıçlarından sadece tekini taşıyordu bugün (diğeri Zukodaydı), kılıcını üzerine doğru koşan askerlerden birinin kafasına doğru savurdu, baş koptu fakat beden ilerlemeye devam ediyordu, yalpalayarak bir süre yürüdü ve bir şeyler bükmeye çalıştı ama göremediğinden en sonunda bir duvara tosladı. -Dikkat et, Suki! Suki arkasından geleni son anda fark etmişti, çelik yelpazesini açtığı gibi keskin tarafıyla düşmanının kellesini uçurdu ve üzerine doğru gelmeye devam eden başsız gövdeyi bir omuz darbesiyle yere serdi. Onlarcası yanlarından onları görmemiş gibi geçip giderken Azula ve Suki hâlâ aynı koyu gölgelerin içinde, az önce hallettikleri hareketsiz bedenlerle sessizce beklediler. Kalabalık seyrelince Azula kafasını yavaşça çıkarıp askerlerin koştuları yöne baktı: -Bizi görmediler. -Nasıl olur? Buradaydık! Bunlar nasıl gördü? Ayağıyla yerde yatan cesedi dürtüklüyordu, Azula kılıcını kınına soktu: Onlar da görmemişti. Üstümüze üstümüze geldikleri için biz görüldüğümüzü sandık. -Geceleri görmüyor olabilirler mi? Diye akıl yürütecek oldu Suki ama Azula hemen çürüttü: -Öyle olsa bizim sarayı gece basmazlardı. Yürü Suki, gitmeliyiz. Cadde boyunca gölgelerden ilerlemeye devam ettiler, neden sonra Suki: -Hatırladım burayı, diye hayretle söz başladı: Burası şehrin üç büyük caddesinden biri. Bir an için tanıyamadım. Bu binalar, bu suyu çekilmiş kanal Aman Tanrım, bu kanal kutsal vahaya çıkar, suyuna ne olmuş? -Hazıra dağ mı dayanır? O kadar zombiye can vermek kolay mı? Burunlarına pis bir koku gelince boş kanala doğru yürüdüler. Kanalın içi ceset doluydu ama bunlar zombi askerler değil onlar tarafından öldürülen şehirli kuzey su halkının cesetleriydi. Onlarcası bu boş kanala çürümek üzere terkedilmişlerdi. Suki kendini tutamayp öğürdü, gözleri hem kokudan hem de sahnenin dehşetinden yaşarmıştı, üstüsüte yığılan ölüler çoğunlukla mülteci kampına gitmeyip savaşmak için kalan erkeklerden oluşuyordu ama içlerinde tek tük kadınlar ya da çocuğa benzer şeyler de vardı. -Lanet olsun diye yere tükürdü Azula ve burnunu tıkadı: Yürü Suki. Bunların hepsinin hesabı sorulacak merka etme. ....devamı gelecek... | |||
![]() http://www.youtube.com/watch?v=6KiGhgjwwX4 |
| alkc ...Daisuke... ![]() |
Ya nasıl bu kadar uzun yazıları sıkılmadan yazabiliyorsun hayret ediyorum ya da bilmiyorum sıkılıyor musun Bana daral geliyor nitekim bir müddet sonra neyse okuyacağım bu gece inşallah. | |||
![]() ![]() ![]() |
| SylairE |
ben de bu gece okuycam inş. sorun olmassa demek "UZUN" bekleyişimizin ardından "UZUN" br bölüm geldi aman ne komik muha hadi kopalım nese bitirme se yine deav umarım bu son diildir diilse de inş. bidahaki yazışın için eylülü beklemeyiz vahşiyimi okuycam senimi yav ![]() | |||
| Ehe minyatür kyuubi ne lan?! "hey sensin bakemundo!" evett logan git ve jean'a evlenme teklif et...bekliyoruz...mystique(yada herkimse)sen de deki benle çıkar mısın işte aşkı memnuya yaklaşıyonuz |
| Angie Çömez üye |
yeni bölüm yok muu? her seferinde bir umutla giriyorum siteye, sonra hayallerim yıkılmış olarak pencereyi kapıyorum. Çok meraklandım ama yaa nolcak nolcak diye... |
|
| ![]() | ![]() |
Get a free forum!
AceBoard Free Forum v 5.3
Download Premium Web Templates!